Yazı Detayı
26 Temmuz 2017 - Çarşamba 15:09
 
DELİ DURALİ...!
EŞREF URAL
 
 

Her köyün bir delisi vardır, bir de muhtarı. Her köyün bir delisi vardır, bir de imamı.  Her köyün bir delisi vardır, bir de ağası. Her köyün bir delisi vardır, bir de toprak yolları. Her köyün bir delisi vardır, bir de “akıllıları”. Sanki bir delisi yoksa o köy köy olamazmış, o köye köy denemezmiş gibi, her köyün su katılmamış bir delisi vardır.

 

Deli Durali bir köyün değil, bir coğrafyanın, Teke Yöresi’nin, en şöhretli delisidir. Yediden yetmişe herkes tanır onu haritanın bu yakasında. İlkokul çocukları da adıyla çağırır, yaşlılar da. Öylesine basit bir doğallıkla eklerler ki adının önüne “deli” sıfatını, sanki babası, oğlu dünyaya geldiğinde “adını Deli Durali koydum” demiş gibi, bütün memleket iki adıyla çağırır yarım yüzyıldır Durali’yi.

 

Hep sormuşumdur kendi kendime; takım tutar mı, parti tutar mı, adam tutar mı, kimliği var mı, okula gitti mi,  askerlik yaptı mı diye. Ben yıllar sonra bu sorulara yanıt bulabildim. Oysa Deli Durali çoktan vermişti bu soruların yanıtını. O işler, “normal ve akıllı” insanlara özgü imtiyazlardı. Delilerin takım tutmaları, büyük politikacıları elleri patlayana dek alkışlamaları, “caiz” değildi. Böylesi ayrıcalıklar, yalnızca “akıllı” insanlara haktı.

 

Hiç yolunu gözleyen olmadı Deli Durali’nin ömründe. Hiç meraklı ve kaygılı gözlerle yolunu bekleyen… Beklediyse anası beklemiştir; akşamları eve dönmeyince, cahil aklını çıvdıracak gibi olmuştur ihtimal. Niye eller gibi “normal” bir çocuk doğurmadığına yanmış, ağlamış, kimselere duyurmadan ve sessizce Allah’a isyân ettiği anlar olmuştur, hemen arkasından tövbeler etse de. Yine de diğer analar kadar sevmiştir oğlunu, hatta fazla bile sevmiştir; kendisinden başka seveni olmadığını ve olmayacağını bildiğinden. Belki de bu yüzden daha çok basmıştır bağrına küçük Deli’sini. Belki de bu nedenle, naylon leğenlerde sabunlarken daha çok koklamıştır oğlunun kirli ve tozlu saçlarını.

 

Diyelim ki ilçe merkezindeki ağacın gölgesinde dikilirken gördünüz Durali’yi. Ayrıldınız oradan, çevredeki başka bir köye gidiyorsunuz, işiniz var, ya da görmeniz gereken birileri. Köye vardığınızda, az önce ağacın dibinde gördüğünüz adamı, kahvenin dip köşesinde çay içerken bulabilirsiniz. Siz, ne zaman gelmiş olabilir diye hayretler içeren sorularla boğuşurken, O ikinci çayını da içmiş ve çoktan tutmuştur öbür köyün yolunu. Tek derdi, köylerde yaşayan dostlarının yüzünü görmek, sağ ve sağlıklı olduklarından emin olmaktır. Burada sözü edilen dostlar, ya o köyün delisidir, ya kimsesizi, körü, topalı, sağırı, dilsizi. Muhtarı, belediye başkanı, kaymakamı, imamı olacak değil ya! Bunca yolu, kar-kış demeden, soğuk-sıcak dinlemeden,  sırf bu yüzden aşındırır Deli Durali. 

 

Hiç evlenmek, çocuk sahibi, arsa sahibi, ev sahibi, araba sahibi olmak istemedi ömründe Deli Durali. Biliyordu ki tüm bunlar “akıllı” insanların gündemiydi, onun gibilerin değil. Onun tek derdi, hesapsız arkadaşlıklar, helâl edilerek kendisine sunulan bir bardak demli çay, bir paket filtresiz sigara, bir tane de somun ekmeğidir, tazesinden olmasa da olur. 

 

Oturduğu yerde beş dakikadan fazla kaldığını görmedim Durali’nin, ve hiç gören olmadı yarım asırdır. Bu nasıl bir ruh, nasıl bir yangın, nasıl bir heyecandır? Bir köylü çocuğunun bedenini, elli yıldır, bir köyden diğerine, bir ovadan ötekine, yağmur-çamur demeden, hasta-yorgun dinlemeden savuran bu feryat neyin feryadıdır? Yoksa “akıllılar” sürüsüne duyulan bir nefretin ve öfkenin yansıması mıdır?

 

Belki bir isyân olabilir, ama nefret olduğunu sanmıyorum taşıdığı duygunun. Asla nefretin ve kinin esiri olacak kadar “normal” bir insan olmadı Deli Durali. Onun hücrelerine nefret ve düşmanlık yüklenmemiş. Bu kavramların hepsi de “akıllı” insanların kayıtlarında yeterince ve fazlasıyla yer tutuyor. Ama Deli Durali’de bunların hiç birinden eser yok. Hem adından da anlaşıldığı gibi “tescilli” bir delinin kin tutmak, nefret beslemek, öfke büyütmek ne haddine!     

 
Etiketler: DELİ, DURALİ...!,
Haber Yazılımı